KENTLEŞME VE MİMARIN KENTE SORUMLULUĞU
Kentleşmeyi önce apartmanlaşma olarak anladık. 50’li, 60’lı yıllar boyunca köyden kente olan göç, sosyalleşme olarak otomobili yüceltirken, simge olarak da apartmanı benimsedi. Devamla “gökdelen” sözcüğü, 70’li yılların endüstrileşen kentinin modernleşme anlatımı olduysa da fazla gündemde kalmadı. Kentleri gökdelenlerle dolduramadık ama yeni bir konutlaşma ve ofis biçimi gerekiyordu. Yönetim ve güvenlik gibi ortak hizmetlerin profesyonelleştiği rezidansı hızla benimsedik. Yetmedi, site ve plazalara terfi ettik.
Konut temel gereksinim olmaya devam ettikçe beton sınır tanımıyor. Kentleşme adına yok edilen yeşil, balkonlara transfer edilen saksı çiçekleri ile zihnimizde terapi görüyor. Kentlerin periferilerinde sistem entegratörleri tarafından yeni konut alanları için yok edilen yeşilin simgesi olarak sardunyalar çoğaldıkça balkonlarımızda, rahatlıyoruz. 19. Yüzyıl başlarında ortaya çıkan doğa fetişizmi, yirminci yüzyılla taş ve metalin birlikteliğinde, devamla betonun endüstriyel kolaylığı ile sarmaladığı kentlerle bina fetişizmine dönüşüyordu. Betonlaşma doğayı kentlerden sürdükçe, binalar içine tıktığı insanların ruhu için de sembollerini muhafaza ediyor. “…doğa uzaklaşır, fakat doğanın ve doğal olanın sembolleri artar, gerçek “doğa”nın yerini alır. Bu semboller kitlesel şekilde üretilir ve satılır. .Bir ağaç, bir çiçek, bir dal, bir koku, bir kelime, var olmayanın sembolleri haline gelir.”[1] Yok edildikçe yeşil, sardunyalar çoğalıyor. Ve her gün yükselen yeni yapıların içine klimalarla temiz hava doldurdukça, kent havasızlaşıyor. Meteorolojide verilen “kar yağışı” haberi, binalardan yükselen ısı karşısında çaresiz “yağmur ”haberine dönüşüyor. Yükseldikçe yapılar, rüzgâr hava koridoru bulamıyor kendine. Unuttuk “karayel”i, esintiyi.
Ve kalkınma adına sirkülasyon devam ettikçe konutun, yapının dayanılmaz talebi de bitmiyor. Arsa spekülatörleri, emlakçılar, gayrimenkul değerleme uzmanları, inşaatçılar, ille de bankacılar ve bilcümle girişimciler uyumadan çalışmaya devam ediyorlar. Bitmiyor konut, site, plaza ve AVM inşaatları. Yükseliyor modern kuş kafesi rezidanslar. Önce kentin üstünü beceriyor ve satıyor, sonra “istim arkadan gelir”i desteklercesine altyapısına bakıyoruz. Boş ve yeşil alanları “hallettikçe” sıra kentsel dönüşümlere geliyor.
Plan, imar ve bilcümle hukuka aykırılıkları da şıpın işi çözüyoruz.
Planda havaalanı yok mu? Olmasın; ilave ederiz?
İmara aykırı mı? Olabilir; çözeriz.
Yürütmeyi durdurma mı var? Devam et; hukuk koskoca yapıyı yıkacak değil ya!
Betonlaşırken sağlıklı kentleşemememizin özeti bu. Tüm bu olumsuzlukların nedeni kentleşme adına hareket eden arsa spekülatörleri, gayri menkulcüler, inşaatçılar, bankacılar, girişimcilerden oluşan sistem entegratörleri mi?
Mimarın hiç mi sorumluluğu yok?
Bilirsiniz, Nasrettin Hoca’nın evi soyulmuştur ve Hoca’nın tüm komşuları Hoca’yı suçlamaktadır. Kimi kapının kilidinin sağlam olmadığını, kimi pencerelerin hep açık kaldığını, kimi ortalık yerde değerli eşyalarını bıraktığını der de derler. Hoca tüm komşularını dinler ve komşularına tek bir soru sorar “hırsızın hiç mi suçu yok?”.
Son yıllarda kentlerimizin değişen siluetlerinin tartışmalı yeni çizgileri olan binaların büyük çoğunluğu anlı sanlı mimarlarımızın imzasından çıkıyor. Başta İstanbul, Antalya olmak üzere silüetin bozulması, imar yasasına aykırılık, tahsis ve bağış amaçlarının dışında yapılaşma, izinsiz kat ve benzeri tartışmalar günlük basının manşetlerinden düşmüyor. Gerek özelleştirmelerle gelen imar düzenlemelerinde, gerekse TOKİ yasasının parçacı hoyratlığı ile oluşan plan tadilatlarıyla ortaya çıkan yapılaşmalarının mimari aklı bizde ve dünyadaki bilmemne organizasyonundan bolca ödüller de almaktadır. Ama aklın ve yaratıcılığın tacı olarak kabul edilen ödüllerin yükseldiği imar alanları, tartışmalarda hep gazete manşetlerinde.
Rant siluet tanımıyor.
Yapılaşma hukuk tanımıyor.
Daha fazla para imar bilmiyor,
Rant, doğası gereği yatırılacak paranın kuralsız artmasını hayal ediyor.
Tek sorumlu rant sahibi mi? Haddimizi aşıyor olabiliriz, ama mimarın hiç mi sorumluluğu yok? Diğer uzmanlık alanlarını dışarıda bırakmayı düşünmeden sorduğumuz bu soru, mimari planın ve planı tasarlayıp üreten mimarın başlangıç aşamasındaki öneminden kaynaklanmaktadır. İşveren olarak rant sahibinin imar dışı taleplerinin karşısında mimarın şüphesi ki, hizmet bedelini işverenden almasına rağmen etik ve kentine karşı mimari sorumluluğu vardır. “Parayı veren düdüğü çalar” anlayışının kentlerimizde yarattığı hoyratlığı gözlemlediğimizde, mimarın işveren nezdinde ve daha da ötesi kent kamuoyunda HAYIR deme sorumluluğu ve görevi daha da önem kazanır. Mimarın, kentsel tahribata kendi ölçeğinde ileri süreceği HAYIR söylemi, kentsel duyarlılığın oluşmasında ve kentlilik bilincinin kentlerin tasarlanmasında etkin olmasının da sağlayıcısı olacaktır.
Yapı adına kapısı çalınan mimar, iş henüz ruhsat aşamasına gelmeden etik sorumluluğu gereği, yapılacak binanın kent içerisindeki yerine kent planı ölçeğinde bakabilir mi?
Mimari sorumluğu verilmek istenen yapı kentin siluetini etkiliyor mu?
Altyapı ve trafiğe nasıl bir yük getiriyor?
Şehrin hava akımlarına etkisi var mı?
Yapı parselde yükselirken sosyal donatı alanlarını gözetiyor mu?
Ve daha onlarca, farklı kent disiplinleri ile tartışarak yanıtlanabilecek soru.
Mimar bu soruları sormalı mı, yoksa kendisine emanet edilen parsel üzerinde becerisi, aklı ve yaratıcılığını kullanarak banka hesabına ve ödüle mi fokus olmalı? Belki de yanıtlaması gereken mimar değil, kent üzerinde yaşayan ve kentin havasını teneffüs edip suyunu içenler, bizler olmalıyız, ne dersiniz?
Gönen ORHAN
[1] Lefebvre, Henri, Kentsel Devrim, Sel Yayıncılık, Eylül 2013, İstanbul
Yorumlar