top of page

Temsili Demokrasiden Doğrudan Demokrasiye: Katılım

Yazarın fotoğrafı: Gönen ORHANGönen ORHAN

Güncelleme tarihi: 5 Eki 2022

Bu yazı “KATILIMCI BÜTÇE ve ŞİŞLİ DENEYİMİ: Benim BÜTÇEM “ süreç kitabı için hazırlanmıştır.

Şişli Belediyesi ve Şişli Kent Konseyi öncülüğünde yürütülen ve Şişli Belediyesince kabul edilen 2022 Katılımcı Bütçe- Benim Bütçem hangi argümanlarla başladı?


Bu yazının kurgusunu , yerelde yukarıdan aşağıya kurulan merkezi ve hiyerarşik piramitin sorgulanması umudu ile aşağıdan yukarı, aktif vatandaş temelli örgütlenmenin açıklaması üzerine bir deneme oluşturuyor.. Bu paradoks bir anlamda, demokrasi sorunsalının “Temsili Demokrasi” ile “ Doğrudan Demokrasi” arasındaki çatışma ve geçişkenliğini de kapsıyor. Devlet biçimlerini tartışırken, “demokrasi” kavramının monarşi, aristokrasi ve oligarşi kavramlarından farklı olarak “halk” ile olan ilişkisine göre de ayrıca tanımları yapılır. “Cumhuriyet” bir versiyonu, “Sosyalizm” başka bir versiyonu; şimdilerde temsili Küba dışında yoksa da…. Bu kavramlar ve devamındaki sözcükler dizini Fransız Devrimi ve takibinde Genel Oy’un mirası. Geldiği istasyon ise, Genel Oy marifetiyle biçimlenen merkezi ve yerel yönetimlerin seçilerek delege edilmiş temsilcilerinin yabancılaşarak, temsilin hiyerarşi ve otoriteye dönüşmesi. Oysa ki Genel Oy, toplum sözleşmesi aracı olarak keşfedildiğinde iktidarların da toplumsal kapsayıcılıkla bütün toplumun refah ve eşitlik temelinde mutlu ve müreffeh yaşayacağı zannedildi. Öyle mi oldu? Kalkınma ve gelişme balonu büyüdükçe eşitsizlik, devamında yoksulluk ve savaş ve göçler de büyüdü. Neden? Bunca trilyon dolarlara rağmen neden hala güvenli gıda, su ve insani barınma sorun olmaya devam ediyor?


Yeni bir paradigma, yeni bir yol tartışması dün başladı.


Zapatistalar, Seatle, Taksim Gezi Direnişi yalnızca bir protesto veya karşı çıkış değil, aynı zamanda yeni bir yol arayışı.


Yalnızca, klasik bir muhalefet çıkışı değil, iktidarlardan sıkılan yoksunların ve gençliğin yeni bir yol sorgusu.


Kültürel kodlara yerleşen yönetim ve hiyerarşiye isyan bu direnişler.


Taksim Gezi Direnişi, batıyı bilen Ortadoğulu Türkiye’den, Seatle’daki küresel isyan buluşmasına doğudan uzanan bir dayanışma eli.


Sorun yalnızca mevcut hükümetlere değil, iktidar temelli yönetim mengenesine isyan.


Bu dayanışma sesi, 1968’den 30 yıl sonra , 1999 Kasımında Seattle’da çakan kıvılcımla bugünlere yürüyen çağdaş Spartaküslerin , yalnızca bir sınıf veya örgütün iktidar karşıtlığı dışında , ortak paydası iktidardan sıkılmak olan bireylerin biz olma halidir. Bu yeni ve kıymetlidir.


Ne demek istiyoruz? Katılımcı Bütçe somut, günlük ihtiyaç ve öncelikler üzerinden, uzakta bir yerde duran yerel iktidar ile aktif vatandaşı bir araya getirme araçlarından biri, belki de en güçlüsü olabilir. Bütçe araç, Katılım Esas diyerek, mahalleden, komşuların kendi yalın isteklerinden başlayarak, bütçe hakkının sorgulamasından yerel iktidarın paylaşılmasına giden bir yol üzerinde değişim gerçekleşebilir.


Yeniden yerel yönetim yasalarını, yerel iktidarları, şeklen toplanan meclisleri, çalışmayan komisyonları, liyakatın uğramadığı insan kaynaklarını ve ezcümle komşuların yalnızca seçimler ve vergi ödeme için hatırlandığı günlük yaşamı sorgulayabilmek için bir umutla Şişli Katılımcı Bütçe deneyimi başladı. Zorlukları olsa da kolektif davranış ve ortak akıl ile 2022 bütçesi Katılımcı Bütçe olarak Şişli ve İstanbul ve Türkiye ve Dünya Doğrudan Demokrasi tarihinde yerini aldı. Başlarken düşüncelerimiz ne idi? Aşağıdaki satırlar bu düşüncelerin bir nebze olsun ifadesi.


TEMSİLİ DEMOKRASİ ‘TEMSİL’ EDİYOR MU?


a) “Seçim”den önce yaşam

Atina Demokrasisinden iki bin yıl sonra dünya siyaset sahnesine arz-ı endam eden Batı Demokrasisi, feodalizmi yıkarken, özgürlük anlayışını yöntem olarak genel ve eşit oy üzerine kurarak temsili demokrasinin temellerini atmıştı. Bu nedenle “seçim sistemi ve sandık” üzerinden çıkılan yol, temsili demokrasinin siyasal partiler aracılığı ile temsilcilere delege edilmesine ve yürütmenin mutlak surette böylece oluşması geleneğini de kendiliğinden getirdi. Böylece demokrasi söylemiyle halkın Genel Oy katılımı sağlanarak çıkılan yolda, delege edilen temsilcilerin yönetimi ile de siyasal yabancılaşmanın da temellerini atmış oldu. Hatta seçilen yürütmeleri temsilen başbakan veya cumhurbaşkanı nezdinde de, “lider” güzellemesi ile kişiselleşmenin de önü açılmış olur.


“Siyasal iktidar ‘kişiselleşmiş’tir. İktidar, çok kez tek bir kişice temsil edilir duruma gelmiştir. Gelişmeler liderleri büyültürken, yurttaşları daha edilgin kılmaktadır ve giderek kitleler için bir siyasetten uzaklaşma ( depolitisation ) olayına yol açmaktadır.”[1]


Evet, iki bin yıl önceki köle sahiplerinin Atina Demokrasisinde de ve ondan da iki bin yıl önce Neolitik dönem Mezopotamyasında da, bugünkü anlayışla olmasa da “seçmek” fiilinin önce kendiliğinden sonra da yönetim ve iktidar amaçlı toplum ve siyaset sahnesine adım attığını görebiliyoruz. Peki, seçimden önce ne vardı ve “irade” nasıl şekilleniyordu.


b) Tohum icat oldu mertlik eşitlik bozuldu

Önce avcılık ve toplayıcılık, sonra toplanan bitki ve meyvenin günlük tüketiminin yanında tohumları ile üretilebileceği insanlık açısından önemli bir devrim oldu. Tohum keşfedilince yeniden ekim-dikim, keçi, inek ve deve evcilleşince hızlanan tarım, tarım ile yerleşiklik, yerleşiklikle alet edevattan kurumsal yapılara doğru hızlı dönüşüm gerçekleşti. Mezopotamya ve Mısır bize eşsiz bilgiler sunar. İkinci perde başlamıştır.[2]


“İnsanoğlunun geçmişi 1 milyon yıldan daha eskiye dayanmasına karşın, insanlar 5 000 yıl öncesine kadar tarihlerini ( ya da herhangi bir metin ) yazmamışlardır.”[3]


Ne zamanki yazı bulunarak kayıt başladı o zaman da “neler oluyor”un tutanağı ve arşivi başladı.


Arkeolojinin ve ondan bilgi temelli güç alan antropolojinin etkisiyle, son yıllarda bilimsel ve popülist yapıtlarda “insan” figürüne geçiş ve yaşam örgütlenmeleri bolca yazılıp çiziliyor. Yazılı tarih öncesi egemen olan doğanın hükmettiği, insanımsı dahil tüm canlılar varlıklarını devam ettirebilmek için değil, yalnızca ve yalnızca varlıklarını korumak için içgüdüsel davranıyorlardı. “Yarın” düşüncesi olmadığı için, işbirliği ve örgütlenme de yoktu, ürün fazlası ve stok da, ast-üst ve yönetim ilişkileri de yoktu.

Gordon Child’e göre, 8 bin yıl , başka araştırmalara göre de 10-12 bin yıl önce, “ilkin Yakın Doğu’da bazı toplumlar doğa ile etkin işbirliğine girerek, bitkiler yetiştirip, evcil hayvanlar besleyerek, doğada hazır bulunan yiyecek maddelerini stokunu artırmaya başladılar”[4] Stok demek, sayı, kayıt ve hesap demek. Bu stoğa atılan ürün fazlası, günlük yaşam ihtiyaçları dışında yarını düşünmek, akıl yürütmek, yazıya geçmek ve arşiv demek.


tarihte adı yazılmış ilk insanın peygamber, şair veya büyük bir komutan değil de bir muhasebeci -Kushim- olması çok anlamlıdır”[5]


Görünen o ki kırsal ve sonradan da kente taşınan yaşam ilişkilerinde ilk farklılaşma, bu hesap-kitap işi ile ilgilenenlerin günü kotaran işlerden uzaklaşmaya başlamaları, hesap yapan, kayıt tutan ve söz söyleyen ayrıcalıklar kazanmalarının yolunu açmış. Sonra yazı, sonra tarım ve zanaat, doğa ve günlük ritüel yorumlayıcısı din adamları derken farklılaşan toplum ilişkileri. Fakat bu farklılaşma hiyerarşik bir kast veya sınıf olmaktan öte, yatay toplumsal ilişkilerde eşitler arasında önde gelenlerden oluşuyordu. Henüz sınıf, henüz hiyerarşi, henüz devlet yok, henüz yönetim olmadığı için “seçim” de yok. Kısaca, toplumsal ilişkilerin eşitlik üzerine kurulduğu, toplumsal ihtiyaçların toplumun bütününce karşılandığı, adına komünal yaşam dediğimiz bir ilişki biçimi var.

Bu mekanizma nasıl kuruldu?


c) Komünal Yaşam Sosyolojisi

Komünal Yaşamın ayırt edici özelliği nedir?

Bilimsel bir alıntı yerine, TÜFEK, MİKROP ve ÇELİK, [6] referansı ile yazmak kulağa daha hoş geldi! “ Bütün avcı toplayıcı topluluklar benzeşirler….Hiçbir avcı/toplayıcı kabile yazıyı keşfetmemiştir veya buna ihtiyaç duymamıştır, hiçbiri merkezi yönetim geliştirmemiştir. Bunun yerine, birkaç düzine veya birkaç yüz kişilik bu topluluklarda bir lidere, sosyal statüye veya zenginliğe ihtiyaç duymaksızın herkes yüz yüze oturup tartışarak karar vermişlerdir.” ( boldlar benden ).İnsandan insana ve yüzyüze. Bu yorumun kaynağı nedir bilmem, lakin arkeoloji ve antropolojinin çabaları bu cümleleri haklı çıkarıyor.


“Paraguay’da 1960’lara kadar yaşamış Ache topluluğu, avcı toplayıcılığın karanlık yüzüne ilişkin bir fikir verir:”

Liderlik hiyerarşisi yoktur, ….başarı, zenginlik gibi takıntıları yoktur.

Hayatta en çok değer verdikleri şey iyi arkadaşlık ve iyi sosyal ilişkilerdir” ( boldlar benden ) [7] Ne tesadüf; bugün de kendini iyi hissetme halini ücretle anlatanların tavsiye ettikleri yaşam felsefesi bu değil mi?

Boldlar komünal yaşamın özünü anlatıyor.

“Eskitaş Çağı insanlarının bilinen tek eylemleri, yani bitkileri toplama ve avlanma, sadece tek bir mülkiyet biçimine yer veriyordu: Ortaklaşa Mülkiyet.”

….Toplum üyelerinin ortaklaşa çalışmaları ile elde edilen servetler, üyeleri arasında eşit paylarla üleştiriliyordu…Topluluğun üyelerinin hepsi, gerek aletlerin gerekse emek ürünlerinin ortaklaşa sahibi idiler. Bu durum, ilkel toplulukta üyeler arasında, koşullar ve servet bakımından herhangi bir eşitsizlik olmayışını ve toplumun birbirinden farklı gruplara bölünmemiş olmasını sağlıyordu.” [8]

Arkeoloji ve antropolojinin aydınlatan derinliklerinde kaybolmamak için önce veya sonra din adamları, yaşlılar meclisi ( senato ), kan akrabalığından aristokrasiye ve giderek tiranlara uzanan önderler, seçilmişler ve ez cümle yönetici kastları -henüz sınıf değil- görürüz.


Cin lambadan çıkmıştır. Hesap-kitap yönetimi uzmanların ayrıcalığına, köyün sevki topluluğun yönetimine dönüşmeye başlamıştır. Fazla ürün stok olurken, artı ürün hazineye dönüşmektedir. Hazine korunmalı, güvenlik görevlileri olmalı ve yağmacılara karşı silah kuşanmalıydılar. İlk kabile avcıları, köy milislerine ve topluluk savunmasında ordu olarak ortaya çıkıyordu. Şüphesiz kurum ve kuralların olduğu yerde yazılı hukuk da oluşacaktı. Yönetenlerin, yönetebilmek adına toplumun bütünü için yazdıkları madde ve metinlerinden oluşan hukukları da.

Ufukta, ilkel topluluk yaşam ve alışkanlıklarından, artı-ürünün maddi bir gerçeklik olarak tarih sahnesine çıkmasıyla kast ve devamında sınıfların oluştuğu ‘uygar toplum’ gözükmüştür. Bu konuda, sevgili Hocam Alaeddin Şenel’in “İlkel Topluluktan Uygar Topluma- Geçiş Aşamasında Ekonomik Toplumsal Düşünsel Yapıların Etkileşimi” “ adlı kitabı “[9] önemli bir başvuru kaynağıdır.


“Her toplum biçiminin dayandığı bir ‘geçim biçimi’, geliştirdiği kendine özgü bir yaşam biçimi, ve bu yaşam biçimiyle uyumlu bir ‘düşün biçimi ’olmuştur…..Üretim öncesi dönemin geçim biçimi ‘toplayıcılık ve avcılık’, yaşam biçimi ‘eşitlikçi ilkel yaşam biçimi”dir.”[10] Doğanın acımasızlığına, tüm yoksunluklarına rağmen “ortak paylaşma”, yani kıtlığın paylaşılması bu toplulukların binlerce yıl yaşamlarının da sigortası olmuştur. [11]

Benzer gözlem, İbn Haldun tarafından “asabiyyet” kavramı ile geliştirilmiştir. “ Buna göre göçebe topluluklar “asabiyyet”in güçlü olduğu topluluklardır. Yani üyeleri arasında ayrı gayrılık yoktur, çok güçlü bir birlik ve dayanışma duygusu vardır.”[12]

Ve sonunda perde:

“Yazılı tarih döneminin başlarında ‘Devlet’ ortaya çıktı.” [13]

Arkeolog ve antropologlara tarih yazıcılar da eklenebilir.


d) İlk Önder/ler ve ‘Seçim’in icadı :

“Büyük takım avı, sürek avı, eşgüdümü, hatta disiplini gerektireceği için, avcı topluluk içinde hatta avcı topluluklar arasında toplu avı örgütleyip yöneten önderleri yaratmış olabilir.”[14] Fakat bu kalıcı ve ömür boyu değildir. Hatta Alaeddin Şenel’in Morgan’dan aktardığı kadarıyla Irokiler’de şef ömür boyu seçilmekle birlikte yaptıkları beğenilmezse onu her zaman yerinden indirebiliyordu ( age s 84 ). Yani siyasal olarak geri çağırma mekanizmasını ilk olarak avcı toplayıcılarda gözlemleyebiliyoruz. ( Not edelim, ilgili başlıkta lazım olacak 😊 )Bu önderlerin “seçilmesi”nin, topluluğun varlığını devam açısından en güçlü, en kaslı, en kıvrak olanların öne çıkmasını sağlaması açısından doğal bir yönelim olduğunu söyleyebiliriz.


Bu önderlik Tarım Devrimi ile, hesap-kitap yapanların, sihirle hastalıkları iyileştirdiğini iddia edenlerin varlıklarının daha önemsenmesine ve bunların önder olarak benimsenmesine yol açmıştır. Din adamları ufukta gözükmektedir. Ve savunma ve saldırının önem kazanması silahlı erkeğin sürekli “asker” tiplemesine dönüşmesine ve onun önderliğinin de yolunun açılmasını sağlamıştır. Bu askerlerin savunmadan saldırıya, topluluk korunmasından yağmaya geçmeleri, özelliklerinin ayrıcalığa dönüşmesine, askerliğin kalıcılaşmasına ve önderliklerinin liderliğe dönüşmesini de beraberinde getirmiştir.


Din adamları ve askerler, Atina’dan 2000 yıl sonra genel ve eşit oy ile yeniden demokrasi sözcüğünün siyaset sahnesine çıkmasına neden olana kadar yüzlerce yıl mutlak iktidar oldular.


e) Demokrasi nereden düştü dilimize?

Halkın katılımının sınırlılıkları ve “genel ve eşit oy”un eşitlik vaadi ile seçilmiş elitler yarattığını görebilmemiz için, aydınlanma sonrası yeniden demokrasi fikrinin doğmasına bir göz atmadan önce , “demokrasi”nin orijinal kaynağına bakmak yararlı olacaktır.

Yunanlılar, ‘Doğu despotizmi’ne karşı demokratik yönetimin ilk uygulayıcısı oldular. Rejimin yalnız biçimi değil, kelimenin kendisi de onların.. Yunanca demos (halk ) ve kratos ( iktidar) kelimelerinden oluşuyor demokrasi ve ‘halkın iktidarı’ demek.”[15]

“Atina’da, yerel tiranların sürülmesinden sonra demokrasi tam anlamıyla uygulamaya konulmuştur…çoğu makamlara seçim yerine kur’a ile saptanan kişiler atandı. Her vatandaştan meclislere devam etmesi (abç ) ve jürilere katılması bekleniyordu.”[16]


Bu köle sahiplerinin hak ve hukuku idi, lakin “bu düzen işledi. ..İlkin genellikle toprak sahibi soylular arasından çıkan önderler, şimdi artık daha çok derici, bir lamba yapımcısı, bir müzik araçları imalatçısı- gibi zanaatçılar ya da tacirler arasından çıkıyorlardı. Demokratik devlet, vatandaşlarına parasız girilen tiyatro oyunları, ve ( hamam, cimnastik evi gibi ) kamu yapıları sağladı.[17]

Beşinci yüzyıl Atina’sı böylece bize tam bir halk yönetiminin gereğince belgelendirilmiş ilk örneğini verir. ( age, s 111 ).

Bu sistem nasıl kuruldu? Atina’yı da içine alan Attika Bölgesi her biri özerk olan yüz demos’a ayrıldı. Her demos’un meclisi, görevlileri, toprakları, hatta bayrakları vardı. Her yıl için seçilen kolaylaştırıcı önder, yerel işlere bakıyor ve yöneticilerin bir listesini tutuyordu. 18 yaşına basan gençler, bu listelere adlarını yazdırarak, yurttaşlık haklarını elde ediyorlardı. [18]

Bugün 2021 dünyasında ve Türkiye’de 18’i bitirip 19 dan gün almış gençlerin oy hakkını çok yeni kazandıkları düşünülürse, Attika’dan 2500 yıl geride olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Soyluların gücü sıfıra inmiş, Halk Meclisi en yüksek otorite olmuştu. Rüya gibi değil mi?

Halk Meclisi (Ekklesia) olarak bir araya gelip sitenin işleri için karar verirlerdi; Heliaia adı verilen mahkemede de toplanıp adaleti yerine getirirlerdi. Halk Meclisi'nde tartışılacak konuları hazırlamak ve yönetimin sürekliliğini sağlamak, Beşyüzler Kurulu (Bule) adlı bir kurulun göreviydi. Kanunların uygulanması, idare ve kumanda görevlerini yerine getirmek için bu kurul, elindeki yetkileri strategoslara devrederdi. Ancak, son sözün halkta olması için her türlü önlem alınmıştı.[19]


Cin şişeden çıkarak demos ve iktidarı ile siyasal tarihin yazılı kaynakları arasına girmişti. Artık Halkın iktidarı diye adına Demokrasi denilen bir sistem, hem de temsilciler aracılığı ile değil de doğrudan demokrasi niteliği ile, köle sahiplerinin de olsa, bir azınlığın demokrasisi de olsa siyasal sistemlerin genlerine işlenmişti. Bu genin yeniden ortaya çıkması için 2000 bin yıl geçmesi gerekiyordu. Üstelik biliyoruz ki, klasik Yunan kültürü bu demos iktidarının sağladığı siyasal özgürlük ortamında nefes bularak gelişti. Matematik, tıp, felsefe, tiyatro, tarih, destan, lirik şiir, hitabet sanatı, mimarlık, heykel ve dahası bu siyasal özgürlük ortamının açtığı alanda büyüdü ve gelişti.

Adı Köleci Demokrasi olsa da, kültür, sanat ve düşünce insanlarının çekim merkeziydi Atina.

Anaksagoros, sofist filozof Protagoras, Sicilyalı sofist Gorgias, ilkçağın büyük materyalist filozofu Demokritos Atina’da yaşadı. “Tarihin babası“ Halikarnassoslu Heredot Atina’da yurttaşlık haklarından yararlandı. Boeotialı şair Pindaros ile heykeltraş Myron uzun yıllar yaşadılar orada; Phidias, Sokrates, Aiskhylos, Sophokles, Euripides, Aristophanes, ünlü tarihçi Thukydides, Yunan Kültürünün bu büyük temsilcileri Atina’da doğmuşlardı.[20]

Artık ilk doğrudan demokrasi denemesini, hikmetini, insan aklı ve özgürlüğü açısından önemini biliyoruz. Kaydettik.


f) 2000 yıl sonra yeniden Demokrasi filizleri

İlk olarak Attika’da ortaya çıkan Demokrasi, yıkıldıktan veya uzun bir kış uykusuna daldıktan sonra neredeyse iki bin yıl sonra Aydınlanma dönemi ile tarih sahnesine yeniden arz-ı endam eder. Neden? Kabaca sıralarsak:

  • 15 yüzyıl sonları ile 16.yüzyılbaşlarında feodalizmin çöküşü gerçekleşir.

  • 16. yüzyıldan itibaren kapitalizm, feodal düzenin bağrından Avrupa sahnesine arz-ı endam eder.

  • Kapitalizm ile iki yeni sınıf, burjuvazi ve proletarya oluşmaya başlar.

  • 14. yüzyılda İtalya’da doğan hümanizma ve Rönesans, 16. yüzyılda doruk noktasına ulaşır.

  • Hümanizma, dinsel ideolojiyi eleştirerek insan merkezli bir dünya tarif etmeye başlar.

  • 16. Yüzyıl, doğa bilimlerinde inanılmaz bir sıçramayı kayd eder.

  • Ve Avrupa’da Kilise egemenliğini sarsan Reform Hareketini görürüz..[21]

  • 17 ve 18. Yüzyılların bilimsel ve teknik gelişmeleri ışığında sanayi devrimi gerçekleşir.

  • 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren sosyal ve siyasi devrimler peş peşe gelir.

  • 1789 Fransız Devriminden 1789 Paris Komününe uzanan demokrasi pratiği kara Avrupa’sından tüm kıtalara yayılır.

İmdi biraz daha ayrıntıya inebiliriz.


g) Ulus Devletin Adımları ve Genel Oy

Temsili Demokrasinin en önemli araçlarından biri olan Genel Oy, toplumsal bir birleştirici veya uzlaşma olarak tarih sahnesine çıkmadan önce “genel” in birlik ve bütünlüğünün adımları olarak “Toplum Sözleşmesi” dillendirilmeye başlanır. Başlangıçta, Thomas Hobbes’un Leviathan [22] isimli eserinde dile getirilen Toplum Sözleşmesi ile ulus devlet olgusunun kuramsal dayanağının temelleri atılır. Bu aynı zamanda kiliseyi -reddetmeden- devlete bağlı sayarak, sekülerizmin de, doğa bilimleri ve aklın ışığında tartışılmaya başlamasıdır. İngiltere’de Thomas Hobbes’u takiben John Locke gelirken, Fransa’da da Montesquieu’u Cenevre Kantonunda Jean-Jacques Rousseau ve diğerleri takip eder.

Aydınlanma Felsefesi bu akımın doruk noktasıdır. D’Alembert ve Diderot’un yayımladıkları Fransız Ansiklopedisi 18. Yüzyılın bir özeti gibidir. [23]


Aydınlanma düşünürleri, Tanrı ve Kilise iktidarını sorgularken bir taraftan da dünyevi iktidarın kral veya tek kişilerde toplanmaması için kuvvetler ayrılığını savunarak yasama, yürütme ve yargının hem ayrılığını hem de bağımsızlığını dile getirdiler. Akıl ve düşünce keşfedilmiş, toplumdan bağımsız olarak birey öne çıkarak, bireysel hak ve özgürlükler yazılıp çizilmeye başlanmıştı. Bir anlamda cin şişeden çıkmıştı. Mutlak tanrısal iktidarlar sorgulanırken, dünyevi iktidarlar da hem kuvvetler ayrılığı bakış açısıyla parçalanıyor hem de toplum sözleşmesinin en küçük hücresel dayanağı olarak birey öne çıkıyordu.

Ve devamla bireyin anlaşılması ve varlığı doğal, yaşamsal ve toplumsal haklarının da sorgulanması anlamına geliyordu.


Ve Aydınlanma, 1789 Fransız Devrimi ile taçlanır.

Fransız Burjuvazisinin yoksul halk kitlelerini ve köylüleri yanına alarak Fransa’da gerçekleştirdiği bu ‘burjuva devrimi’ etkisiyle hızla Fransa sınırlarını aşmakla kalmadı, taşıdığı evrensel değerlerle de özgürlük ve eşitliğin bayrağı oldu. Kısa sürede, Burjuvazinin elinde tuttuğu bayrağın flaması ezilen sınıfların eline geçip evrensel hak ve özgürlükler bildirisine taşırken, sopası da aynı burjuvazinin elinde baskı aracı tüfek ve despotizme dönüşmüştür. Yeni bir dünyanın kapıları açılmıştır.

Devrimin rüzgarı 1793 İnsan Hakları Bildirgesi ile açılan kapıdan geçer ve sınırlama ve servet farkı olmaksızın Genel Oy ile buluşur. Ortaya çıkan Yasama Meclisi, Beşyüzler Konseyi ile Yaşlılar Meclisi arasında paylaştırılırken artık seçmen irade sahibidir. 1789 ayaklanmasından 1793 Anayasasına kadar geçen süre, yalnızca 1000 yıllık feodalizmin tasfiyesi değil, aynı zamanda, bireyin, toplumsal belirleyicilikte iradesine başvurulan seçen olarak seçmen olma serüvenin de zirvesiydi. Seçmen iradesi, yetkisini sandıkla temsilcilere devrediyordu. Ayaklanmada kullanılan doğrudan irade, kendini temsil edeceğine inanılan Senatör veya Yaşlı Meclisi Temsilcilerine delege ediliyordu.

Ve tarihsel süreç, Hobbes ile başlayan Toplumsal Sözleşmede yerini bulan kuvvetler ayrılığını Genel Oy’a taşıyarak Temsili Demokrasi tablosunu tamamlıyordu. Temsille başlayan delegasyon, seçenin seçmen kimliğinden bağımsız olarak, seçmenin kendi iradesinden bağımsızlaşmaya, bir anlamda yabancılaşmaya da başlıyordu. Hobbes’un 1651’de Leviathan’da ördüğü ‘insan insanın kurdudur’ (homo homini lupus), örgüsü 1793’te, Genel Oy ile

“Demokratik Yol Demokrasinin kurdudur”a dönüşüyordu.

Yabancılaşma başlamıştır.


h) Temsili Demokrasi ve Yabancılaşmanın Başlangıcı


Şimdi, bölümün başındaki sorunun yanıtına dönebiliriz:


Genel Oy’dan Temsili Demokrasiye

Şüphesiz Feodalizm ile cisimleşen Mutlakiyet ve Devlet Merkeziyetçiliğine karşı Aydınlanma rüzgarının getirdiği bireysel hak ve özgürlüklerle ekonomik ve siyasal olarak donanan birey artık toplumu belirleyen önemli bir güçtür. İktidarın mutlak olan Tanrıdan yeryüzüne inmesi; sözün, gücü sorgulanamaz kral ve kraliçelerden aşağı tabaka görülen halka inmesi, demokrasi fikrinin dalga dalga yayılmasına yol açmıştı. Ve tahtları sallayan, kilise ve krallıkları sarsan ayaklanmaların elinde olan ateşli silah, “halk iradesi” nin iktidar olabilmesi için Genel Oy’a dönüşüyordu.

Silah Genel Oy, barut sandık olmuştu. Patlayacak silahların barutu sandığa girerek yeni ve uysal, sessiz bir yol olmuştu. Sorgulayan, ayaklanan, tahtları deviren yüzbinlerin iradesinin, adına hükümet denilen yürütücü iradeye dönüşmesinin formülü Genel Oy ile sağlanmıştı. Şüphesiz Genel Oy yolculuğu, tıpkı Atina’daki Köle Demokrasisinde olduğu gibi başlangıçta özel mülkiyet sahibi olmak, erkek olmak gibi kısmilikleri kapsasa da zamanla ve günümüzde toplumun bütününü kapsayan bir araca dönüşmüştü. Liberal ama sınırlı haklar, Paris Komünü sonrası takip eden yüzyılda, işçi sınıfının toplumsal belirleyiciliği Genel Oyun da liberal demokratik olması sonucunu doğurmuştu.

Ara ara “ benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir midir? “ meali serzenişler olsa da Genel Oy Temsili Demokrasinin genlerine işlemişti.


5-10-15 yılda bir tarih sayfalarına geçen ayaklanmaların, kent meydanları işgallerinin yerini de dört-beş yılda bir yapılan seçimler aldı. Böylece Genel Oy, sistematik olarak seçim ve sandık ile sistemin yönetebilme örgüsünün içine girerek bir anlamda adına istikrar denilen toplumsal mutabakatı, Aydınlanma Filozoflarının deyimi ile Toplumsal Sözleşmeyi sağlamış oluyordu.

Genel Oy, bir anlamda din ve dünya iktidarlarının egemenlikleri ve sorgusuz yönetimlerine karşı, bireysel hak ve özgürlüklerin, daha çok da siyasal partiler aracılığı ile ayaklanmaksızın kullanımını ifade etmeye başladı. Hükümetler veya genel olarak yürütmenin değişimindeki en önemli barutsuz ve ateşsiz silah olarak demokrasi tarihindeki yerini aldı. Şüphesiz bu yer alış, John Locke’nin, “Doğal Haklar Felsefesi”, yani özgürlüğün doğuştan itibaren bir hak olduğu bilinci ile, vatandaşların var olma, yaşam ve özgürlük haklarını unutan veya ihlal eden yöneticilere karşı genel oy dışındaki itiraz, protesto, ayaklanma hakkını ortadan kaldırmıyordu. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi bu hakların ve kullanımının en üst belgesi olarak kabul edilir.


Artık ama Anayasalar, ama parlamentolar, ama yürütmeler için Genel Oy periyodik olarak dört- beş yılda veya gerekli görüldüğü durumlarda demokrasinin sıradan bir uygulaması haline geldi.

Oy kullanıyoruz, seçiyoruz, anayasaları belirliyor, parlamentoları oluşturuyor, hükümetleri kuruyoruz; daha çok da siyasal partiler aracılığı ile. Genel Oy, yasama ve yürütme aygıtlarını belirlerken, bu faaliyetin yerine getirilmesini de oy kullanan seçmenin, seçtiği vekil-yöneticilere havale ediyordu. Yasama ve Yürütme, temsilci olarak seçilenlere delege edilir hale geldi.


Temsili Demokrasi ve Siyasal Partiler

Temsili Demokrasinin delegasyonla kazandığı meşruluğun günümüzdeki en önemli dayanağı, en liberalinden en otokrat yönetimine kadar uygulamada Siyasal Partiler aracılığı ile işler hale geldi. Çağdaş siyasal sistemlerde gerek merkezi idareler gerekse yerel yönetim seçimlerinde yasama ( veya meclis/ler ) ve yönetim erklerinin belirlenmesinde önemli bir argüman olan Genel Oy’un kullanılmasında Siyasal Partiler siyasal katılım, karar alma sürecini etkileme ve siyasi iktidarı kullanmada vazgeçilmez bir role büründüler. Genel Oyun kullanımında referandum gibi daha az başvurulan yöntemleri dışarda bırakırsak Genel Oy ve Siyasal Partiler kutsal ikili algısında; seçim ve sandık da onların zorunlu çocukları .


Seçim, Sandık, Adaylar, Oy ve Delegasyon

Demokratik ve siyasal hakkın OY olarak kullanılabilmesinin yolu, yasama ve yürütme erklerine aday olan partilere oy vermekten geçiyor. Ve 4-5 yılda bir kurulan sandıklarla, adına Oy denilen tercihleri kullanıyoruz. Bu ise parti ve siyaseti neredeyse “iş” edinmiş olanların, yer aldıkları parti mekanizmaları ile “ seçme “ zorunluluğunu, bir anlamda parti adına “hak” savunucularının tercih ve seçimine indirgeniyor. Bireysel hak ve özgürlüklerimizdeki kişisel tercihleri, toplumsal yaşam beklentilerimizin kullanımını temsilcilere devrederek delege ediyoruz. Seçtiğimiz delegasyon meclis oluyor, yürütme oluyor, başkan oluyor ve haklarımızın kullanımını bekliyoruz. Genel Oy’un seçim platformunda kullanımı, toplumsal yaşamda iyiyi organize etme iddiasındaki kişilerin seçimine indirgenerek kalıcılaşıyor. Yani bütün bir ilçe veya ilin, metropol kentlerin, bölge veya ülkelerin meclis ve yürütmeleri, yönetim aygıtları Genel Oy hakkının seçim yöntemi ve siyasal parti aracılığı ile delege edilen bir avuç insan veya kişi eliyle yönetiliyor. Genel Oy’un bir avuç kişiye delege edilmesi, kurulu düzen açısından meşru sayılsa da hak kullanıcısı seçmenler açısından katılımı yansıtır mı? Devamla:


Seçimlerde Oy Kullanarak Seçmiş mi oluyoruz?

Seçimlerde siyasal partilere oy verirken kimleri seçiyoruz? Başka bir ifade ile Kimleri kim seçiyor? Az da olsa, Siyasal Parti üyelerinin kendi adaylarını önseçimle belirlediklerini veya daha da çok olarak siyasal parti üst yönetimlerinin gösterdiği temsilci adaylarını seçimlerde oyluyoruz. Yani toplumun büyük çoğunluğu seçmen olarak, ön seçim veya atama ile belirlenen parti temsilcilerinin bulunduğu listeleri, büyük çoğunluğunun adını bile bilmediği listeleri, renkli logolu parti listeleri olarak sandığa atıyor, ve demokrasinin temsilcileri seçim matematiği ile sandıktan çıkıyor.


Oy kullanıldı, seçim bitti, sandık açıldı, oyun bitti. Herkes evine!

Artık görev seçilenlerde, artık onlar bilir, onlar uygular, onlar yönetir.


Temsili Demokrasinin Genel Oy hakkı, siyasal partiler ve seçimler aracılığı ile gerek merkezi idarede gerekse yerel yönetimlerde en üstte seçilen veya delege edilen temsilcilerin olduğu, en altta ise yalnızca oy kullanan ve vergi veren vatandaşın olduğu bir yönetim piramidine dönüşüyor.

Genel Oy hakkının kullanımında sağlanan eşitlik ve seçmenlerin geniş katılımı, oyların sayılıp yerelde belediye başkanı ve belediye meclis üyelerinin belirlenmesi, merkezi idarede yasama, yürütme, başbakan veya cumhurbaşkanının seçilmesinden sonra, seçim matematiğinin belirlediği siyasal parti erkleri ile delegasyon tamamlanır ve seçilmişler yönetimi seçen adına devir alır. Sandığa atılan oy ile başlayan yabancılaşma, ete kemiğe bürünerek kurulan yönetim ile yabancılaşma kurumsallaşır. Delege edilenlere verilen temsil yetkisi, artık parti ve kişi adına “yukarıdan” kullanılan bir yönetim yetki ve iradesidir. Seçim bitmiş, seçmen evine dönmüş, vatandaş olarak kişisel ve toplumsal beklentilerini televizyon ve cep telefonlarından izlemeye geçmiştir, ta ki bir daha ki seçimlere kadar.

Vatandaşa en yakın olan yerel yönetimlere yakından bakmak bu gerçekliğin en yakın fotoğrafıdır.


ı) Temsili Demokrasi Katılımı Sağlayabildi mi?

Genel Oy’un hakkını yemeyelim. 250 yıllık bir mücadelenin kazanımı olarak Genel Oy, şüphesiz mülkiyet, cinsiyet ve ten renginden bağımsız olarak bütün toplumsal sınıf ve katmanların iradesini sergilemesi açısından son derece önemli. Lakin bu iradenin kullanılmaya başlamasından itibaren tek ve mutlak yol olarak kutsanması, katılımın diğer araçlarının göz ardı edilmesine hatta unutulmasına yol açarak, aktif yurttaşın pasif bir duruma itilmesini de beraberinde getirdi. Genel Oy ile kutsanan seçim ve sandık, diğer katılım biçimlerini yok sayarak, aktif yurttaşın kendini ifade edeceği Doğrudan Demokrasi araçlarını da ya görmezden geldi ya da marjinal saydı. Oysa ki yalnızca Temsili Demokrasinin mutlak ve geçerli akçe sayılması, aktif yurttaşın hak arama yollarının kapalı veya az olması, seçim dışında iktidara katılım biçimlerinin olmaması, siyasetin meslek siyasetçinin uzman veya siyaset profesyonelleri haline gelerek siyasete ve siyasetçiye ilgiyi azalttığı gibi, demokratik kurumlara da güveni azaltır hale geldi.


TEMSİLİ DEMOKRASİDEN DOĞRUDAN DEMOKRASİYE


a) Temsili Demokrasinin Çıkmazı

Temsili Demokraside merkezi ve yerel idarelerde meclisler, başkan ve genel olarak yasama ve yürütme 4-5 yılda bir seçilirken, kriz durumlarında da isteğe göre seçimler yenilenerek iktidarlar biçimleniyor. Oysa ki kentlerde ve mahallelerde yaşam her gün yeniden kuruluyor. Yaşadığımız kentler, yer aldığımız toplumsal çevrede iş, aş, ulaşım, sağlık, eğitim, barınma ve çevre başta olmak üzere yaşamsal gereksinimler her gün başka bir biçimde karşımıza çıkıyor, yeni izah ve çözümlere ihtiyaç duyuyoruz. Günlük, haftalık, dönemsel olarak ortaya çıkan ihtiyaçların ortaya koyduğu yaşamsal problemlerin mahalle ve kent ölçeğinde çözümünde, seçimden seçime atılan oylarla kurulan merkezi ve yerel iktidarlar yetersiz kalıyor, genel oyla kurulan demokrasicilik adına hareket eden kurumlar, sorunları çözmek bir yana giderek ağırlaşarak çözüm kurumları olmaktan çıkıyorlar.

Neden, yaklaşık üçyüz yıldır devam eden demokratikleşme çabalarına, bunca teknoloji ve kalkınma hamlelerine rağmen daha adil, daha yaşanılır, daha demokratik bir dünya, bütünsel olarak yaşanabilir kentler kurulamadı?


Kentlerden oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Çoğu insanın yaşadığı ve servetin çoğunun temerküz ettiği yer burasıdır. Kamuoyu’nun dikkatinin sürekli olarak, küresel iktidar politikalarına yönelmesi veya devlet işleriyle ilgili sorunlara odaklanılması bu temel gerçeği veya bu gerçeğin sonuçlarını değiştirmez……. Genel anlamda, kentler finansal olarak yetersiz desteklenmekte ve politik olarak ‘yukarıdan’ ya da kendi sınırlarının dışından manipüle edilmektedir”[24]

Hele bir de, 2019 Yerel Seçimleri sonrası 11 Büyükşehir, İttifak iradesi ile CHP’li Büyükşehir Başkanları tarafından yönetilmeye başlayınca, AKP yönetimindeki Merkezi Hükümet, bırakın destek olmayı ulaşım, deprem, sağlık, sosyal destek başta olmak üzere bir çok konuda yerel iradeye ket vurmaya çalışmaktadır.


Nerede yanlış yapıyoruz? Birçok yanıt verilebilir. Fakat, artık biliyoruz ki tek başına “sandık” toplumsal ve siyasal katılımı sağlamaya yetmiyor.

Temsili demokrasinin esası olarak kabul edilen seçimler, gerek gelişmiş gerekse azgelişmiş veya yoksul ülkelerde, 4 veya 5 yılda bir temsil sistemini çalıştırmak üzere devreye girse de, “seçilmiş temsilciler”in partilerden bağımsız olarak hızla yönetici elitlere dönüşmesi, yürütme-bürokrasi-yasama hiyerarşisi içinde, seçmenlerine yabancılaşması yüzünden, sistemin demokratik yanını çalıştırmaya hiçbir zaman yetmiyor. Çağdaş parlamenter sistemin ana sorunu, seçilmiş siyasal elitlere devredilen yetki yüzünden ortaya çıkan yönetememe halidir. Nisbi temsil veya farklı seçim sistemleri benimsenmiş olsa da, birçok ülkede temsili demokrasi krizi “temsil”in kendisinden kaynaklanmaktadır. Mümkün olan en demokratik ve güvenilir seçim sistemiyle seçilmiş olsalar bile, bu seçilmiş temsilciler, parti programları farklı taahhütlerde bulunsa da, siyasal elitlere dönüşmekte, yetki aldıkları seçmenlere yabancılaşarak, yeni seçim dönemine kadar onlara isteklerini ve ihtiyaçlarını sorma ihtiyacı bile duymamaktadırlar.

Bir kere seçilmişlerdir artık, söz, karar ve yetki kendilerinde ve atadıkları bürokratlarındadır.

Ülkemizde ve dünyada kentlerde toplanan nüfusun niceliği ve bileşenleri düşünüldüğünde yaşamsal gereksinimler günler, haftalar en fazla aylar içinde çözülmeyi gerektiriyor. Siyasal parti üyeliğinin ötesinde, sorunları ve ihtiyaçları odağına alan, hak temelli taraf olma düzeyinde bir katılıma olan ihtiyaç bu yüzden her gün artıyor, ama siyasal parti eksenli seçimler böyle bir katılımın sağlanmasında tamamen yetersiz kalıyor. Hak temelli taraf olma, siyasal parti tarafı olmaktan daha geniş, daha kapsayıcı, daha güncel ve yaşamsal bir katılımcılığı öngörür. Temsili demokrasinin gereği olarak dört-beş yılda bir yapılan seçimler, makro sorunlara işaret etmekle yetinip günceli yakalayamadığı gibi, yaşamsal gereksinimlere getirdiği çözümler de palyatif kalmaktadır. Meclisler bir kere seçildikten, vekiller/ siyaset profesyonelleri bir kere göreve geldikten sonra, yerine düşünmek ve karar almak geçerli ve yeterli görülüyor. Gerek yerel yönetimlerde gerekse ulusal meclislerde “seçilenler”, “seçmen iradesi” adına hareket ediyor. Böylece, seçileni sorgulaması, denetlemesi ve geri çağırması gereken “seçmen” iradesi bir sonraki seçime kadar derin dondurucuya atılıyor. İnsanlara hizmet etmesi beklenen temsili siyasi kurumlar da kendilerine ve iktidarda olanların ekonomik çıkarlarına hizmet eder hale geliyor. Temsili demokrasinin simgesi olarak kabul edilen sandığa giren oy, seçmenin iradesi gibi gözükürken, sandıktan çıkan delegasyon yabancılaşmanın cisimleşmiş hali olarak yeni Leviathan olmaktan öteye gitmiyor. Bu nedenle katılımın yeni formlarını, toplumsal iş birliğinin ve mutabakatın yeni açılımlarını aramak ve bulmak zorundayız.


b) Sınırlı Temsilden Hak Temelli Katılıma: DOĞRUDAN DEMOKRASİ


Doğrudan Demokrasi Nedir? Kısaca, Temsili Demokrasinin kuralları ile seçim veya atama ile yönetime gelen ve yalnızca kararları alıp uygulayan temsilciler yerine, mahalle ve kentte yaşayanların toplumsal, siyasi ve ekonomik yaşama ilişkin fikirlerini dile getirmesi, kararlara katılması ve takip etmesidir diyebiliriz. Dolayısıyla yalnızca “seçmen” olanlar değil, kenti yaşayan başta dezavantajlı gruplar öncelikli olmak üzere göçmen, ikametsiz, çalışan, ziyaretçi, çocuk vb. oy hakkından yoksun olanlar da kastedilmektedir. Bunun seçim listelerini zorlayacağı kesin !


Farkındayız; bu tanım seçim, sandık, parlamento, hükümet vb. kavramlarla dolu demokratik- kültürel kodlarımızın henüz yeterince kapsama alanında değil. Alışılmış olan “karar alma ve yönetme hakkının” artık neredeyse profesyonel hale gelen siyasetçilerin sandıktan çıkan yetkiyi kullanmaları. Seçmenlere zaman zaman mahalli sorunlarda halk toplantıları, kent veya ülke sorunlarında halk oylaması, referandum gibi “danışma” yöntemleri ile fikirleri sorulsa da kararların alınması ve uygulanması yine seçilmişlere ait.


Oysa Doğrudan Demokrasi yalnızca fikrin sorulması değil, kenti günlük yaşayanların kent ve ülke adına alınacak kararlara da katılma ve uygulama sürecinin gözlemlenmesine de dayanmaktadır. Bu her şeyden önce, katılım ve yönetimde yeni bir paradigma değişikliğidir.


Sorun şu ki Genel Oy’un yüzlerce yıllık seçim ve sandık uygulamaları ile kemikleşmiş sisteminin nasıl değişeceği?


Sihirli anahtar sözcük katılım. Doğrudan Demokrasi kavramını günlük yaşamda, hava gibi nefes alıp verilen, su gibi tüketilen, müzik gibi dinlenilen, ekmek gibi tüketilen insani ihtiyaç durumuna getirecek, kent hakkının toplumsal yaşam için kullanımı Katılım.


1793 İnsan Hakları Bildirgesinden 169 yıl sonra, 1962’de Amerikan Siyasal Sistemini eleştiren Port Huron Bildirisi yayınlandı:


Port Huron Bildirisi, ABD'nin siyasi ve sosyal sisteminin uluslararası barışı ve ekonomik adaleti sağlayamadığı için geniş bir eleştirisiydi. Dış politikada, açıklama Amerikan hükümetinin Soğuk Savaş'ı ele alış biçimiyle , hem nükleer savaşın varoluşsal tehdidi hem de gerçek silahlanma yarışıyla ilgiliydi. İç meselelerde ırk ayrımcılığını, ekonomik eşitsizliği, büyük işletmeleri, sendikaları ve siyasi partileri eleştirdi. Bildiri, Amerikan sistemine yönelik eleştiri ve analizine ek olarak, bir dizi reform önerdi: daha fazla demokrasi elde etmek, bireyler için yurttaş lobileri aracılığıyla daha güçlü bir güç için, daha önemli katılım için iki gerçek siyasi partiye yeniden şekil verilmesi gerektiğini ilan etti. ( abç ) İşletme yönetimindeki işçiler tarafından ve "yoksulluğa karşı bir program" da dahil olmak üzere artan devlet refahı ile genişletilmiş bir kamu sektörü için. Belge, ne için ve nasıl çalışılacağına ve geliştirileceğine dair fikirler verdi ve ayrıca öğrenci gençliğin “katılımcı demokrasi” kavramını ortaya çıkarabileceği bir araç olarak şiddet içermeyen sivil itaatsizliği savundu.”[25]


Doğrudan Demokrasi ve Katılım adına , Paris Komünü sonrası yeniden emekleme adımları atılıyordu. Temsili Demokrasinin temsildeki yetersizliği bir kez daha vurgulanarak çözüm adımları gösteriliyordu.

Şüphesiz neredeyse herkesin bir siyasal inancı ve siyasi tutum alışı var. Oy verilen parti, okunan gazete, takip edilen internet siteleri, dahil olduğumuz sosyal medya kümelenmeleri vb. birçok siyasal ve sosyal aidiyetlerimiz var. Partilerden bağımsız, siyasal parti kimlikleri dışında, kent vatandaşlarının ait oldukları sosyal ve dijital kümelenmeler dışında, mahallede ve kentte yaşıyor olmanın getirdiği ortak yaşam, ortak sorun ve ortak çözüm kümelenmesi ve davranışı, yalnızlaştıran kentlerdeki dayanışma zeminini oluşturmaktadır. Kent Hakkı savunuculuğu, siyasal parti ve siyasi kimliklerin üzerinde daha kapsayıcı ve birleştirici, karşı ve öteki ile bir araya gelmeyi sağlar. İşte, tam da bu ortak yaşam ve ortak sorun, katılımın toplumsal tabanını oluşturur. Bu toplumsal taban üzerinde yükselen ortak çözüm ise doğrudan demokrasinin lokomotifi olarak kent hakkını toplumsal iyiye taşır.


İnsanların kendilerini ilgilendiren konularda kararları kontrol edebildiği bir topluluk arzusu, başından beri, toplumun asıl yapısının bir parçası olmuştur….çalkantılı geçiş döneminde ileri sanayi toplumlarında egemen olan sürekli kişiliksizleştirme süreçlerine karşı, köklü bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.””[26]


“Katılımcı demokrasi felsefesi, toplumdaki örgütlü gerçekliklerle mücadele ederek, toplumdaki bütün grupların yerel, bölgesel veya ulusal tüm meclislerde ve forumlarda resmi olarak temsil edilmelerini garanti altına almaya çalışır”


“Katılımcı demokraside karar verme sürecinde insanlar kendi yaşamlarını belirleyen ve etkileyen kararlar hakkında, önerilerde bulunur, tartışır, planlar, ve uygular. Bu ise karar verme sürecinin daimi ve anlamlı olmasını, temsilciler aracılığı ile değil doğrudan yapılmasını ( abç ) ve kişilerden ziyade sorunlara odaklanmasını gerektirir.[27]


Şüphesiz, mahallenin ve kentin sorunları ile fikirlerin dile getirilerek karar alınması bu kararların uygulanıp uygulanmadığını, kararların takibini de zorunlu kılmaktadır. Bu konuda Şişli Belediyesi ve Şişli Kent Konseyi’nin birlikte götürdükleri Katılımcı Bütçe-Benim Bütçem uygulamasında, yürürlüğe giren Katılımcı Bütçe Birim Yönergesinde yer alan İzleme ve Değerlendirme Çalışma Grubu tam da bu amacı gütmektedir.


Doğrudan Demokrasiye giden yolda katılım araçları, bir anlamda Katılımcı Demokrasi kentte ve kırsalda nasıl örgütlenir?


Her şeyden önce, farklı siyasal ve toplumsal kimlikleri bir an için unutarak mahallemiz veya kentimizdeki temel sorunların çözüm düşüncesi için insani ölçek ve komşuluk kavramları üzerinde durmamız yerinde olacaktır.




İnsani Ölçek ve Komşuluk


Murray Bookchin insani ölçeği,[28]


“sakinleri için politik ve lojistik açıdan anlaşılabilir ve mütevazı büyüklükteki bir topluluk” olarak tanımlar.

Mütevazi topluluk ilk çağda kabile iken, bugün kent irisi mahallelerin sokakları, site ve apartmanları diyebiliriz. Her gün yeniden yollarını geçtiğimiz, kaldırımlarını çiğnediğimiz, kafe ve parklarında oturduğumuz mahalle, oturduğumuz site veya apartman bir arada olmanın ikamet tescili iken, “komşu komşunun tuzuna muhtaçtır” deyimi ile hak için bir araya gelmenin, dayanışmanın da toplumsal tabanını oluşturur. Büyüyen ve yalnızlığa iten kentlerdeki bu zorunlu ikameti, bu zorunlu insani ölçeği, benzer hak ve talepler için komşu dayanışmasına, komşuluk fırsatına çevirebiliriz. Komşuluk ilişkisi gerek mekânın örgütlenmesini gerekse insani dayanışmayı mümkün kılan en yalın ve aracısız ilişkidir. Komşu temelli ilişki, mahallelerde tabana yayılmış bir Komşu Dayanışması yaratabilir, bu dayanışma Mahalle Meclisleri veya Mahalle Bütçe Komitelerine taşınarak, hem mahallenin bir mekân olarak örgütlenmesi sağlanabilir hem de söz ve kararın birlikte oluşturulmasının olanakları yaratılarak özellikle yerel iktidarlar nezdinde etkileyici, hatta giderek belirleyici olabilir.


Nasıl bir araya gelinecek ve Katılım Formları

Topluluk Arzusu, hak temelli arayışları, dünyanın farklı ülkelerinde farklı formlarda buluştursa da hemen hemen hepsinin en üst bağlayıcı kirişi, kişisel olan ile toplumsal olanın bağlacı meclis örgütlenmesidir. Antik Yunan’da Attika, Rönesans Avrupası Kentleri ve Komün Paris’i, bugünkü meclis anlayışının tarihsel geçmişini oluşturur. Bu geçmiş, iktidarlar ve bürokrasi aygıtlarından bağımsız olarak, toplumsal yaşamda yer alan bireylerin, kendi günlük yaşam ve kaderleriyle ilgili kararları bilme, bu kararları değiştirme, yeni kararlar alma ve denetleme görevini -devretmeden- bizzat kendilerinde tutması anlamına gelmektedir. Meclis tam da bu kararların alınması için bir araya araya gelmenin formudur. Meclisler, kentlerde, aşağıdan yukarıya yönetimin yeniden organizasyonu, insani ölçek formunda mahalle ve semtlerden başlayarak kentin demokratikleştirilmesine giden sürecin yolu olacaktır.


Bu meclisler, çağdaşlık ve modernlik adı altında temsili demokrasinin nimetleri gibi sunulan, hiyerarşik örgüt ve yönetim modellerini uzun vadede alaşağı etmek üzere, aşağıdan yukarıya örgütlenmiş, mahalleden başlayarak, komşuluk bağına dayalı, sermayesi insan ve yüz yüze ilişki olan, mutabakat esaslı bir doğrudan demokrasinin yönetim modelini oluşturur. Günlük dilde bolca kullandığımız “devlet”, “egemenlik” “yönetim” gibi kavramları yerele indirgemekle yetinmek yerine, yöneten ile yönetilen ilişkisinin hiyerarşisini de terse çevirebilecek yeni bir yönetim yönetim tarzından, veya yönetim bilimi açısından gelecekteki “yönetimsizlikten” bahsediyoruz. Örneğin, seçilen elitlerin değil, mahalledeki aktif yurttaşların oylarıyla seçilen bir kadın ve bir erkek komşunun rotasyonla “kolaylaştırıcı” olacağı bir mikro-iktidar.[29] Başkan yok, herkes Başkan. Tıpkı M.Ö. 500’lerde, kentin mührünü elinde bulunduran kimsenin her gün kurayla yeniden belirlendiği Atina’da olduğu gibi.[30]


Mahalle Meclisi, Mahalle Bütçe Komitesi, Kent Bütçe Konseyi, Dayanışma Kooperatifleri

Her gün işe gidip gelen, günlük maişet derdi yaşayan, ev kadını, engelli, emekli, öğrenci, çocuk, işsiz, göçmen, LGBTİ olarak mahalle ve sokakta yaşayan her birey, seçmen ve vergi mükellefi olmak dışında, kent içinde günlük hak yoksunluğu yaşamaktadır. Bu bireylerin kimliklerinden bağımsız olarak hak yoksunlukları onları meclislerde bir araya getirecek en temel toplumsal dayanaktır.


Merkezi İdarenin mahalleye inemeyen makro politikaları veya Yerel İktidarın mahalleye inme olasılığını beklemek yerine, mahalle, semt veya sokağı merkez alan, komşuluk ilişkisinin sahici ve belirleyici olduğu gerçek bir toplumsal mutabakat alanı yeni kamusal alan. Mahalle meclisinin coğrafyası “mahalle”, derdi “mahalledeki komşu hakları, önerisi ise “komşuluk hukukunu esas alan ve komşuluk dayanışmasıdır.“Mahalle”yi yeni kamusal alan haline getirdiğimizde, farklı kimliklerimiz ve siyasal düşüncelerimizin ötesine geçerek, unuttuğumuz bir ilişkiyi “komşu” esasına dayanan komşuluk ilişkisini de yeniden canlandırabiliriz. Mahalle Meclisleri veya Mahalle Bütçe Komiteleri sayesinde “ev sahibi” ya da “kiracı” sıfatı yerine “komşu” sıfatıyla ilişkilerimizi yeniden düzenleyebiliriz. Yaşadığımız yeri sahiplenmemiz, sahiplendiğimiz yerin sorunlarına birlikte çözüm üretmemiz, bu çözümleri hayata geçirirken günlük yaşamlarımızın ortaklaşması, komşuluk hukukunu birlikte inşa etmemizi sağlayabilir. “Ben” kimliği yerine “biz” kimliğiyle, müzakere esaslı düşünme ve tartışmaya geçebilir, yalnızlığımızı tescil eden “ev sahibi”, “kiracı”, “esnaf” gibi sıfatlardan kurtulup “komşu” gibi kapsayıcı ve ortak bir kimliğin oluşumuna birlikte katkı sunduğumuz oranda “güven ve dayanışma” ilişkileri geliştirebiliriz. Mevcut sistemin her gün yeniden ürettiği güvensizliği ve bireyciliği reddedebilir, kendimizi “biz” olarak ifade etmenin yeni yollarını yaratabiliriz. Yaşadığımız yeri sahiplenme duygusuyla, komşularımıza duyduğumuz güvenle günlük yaşamı kolaylaştırmanın araçlarını birlikte yaratabiliriz. Mahalle meclisinde bir araya gelerek, mahallenin sorunları ve günlük yaşam üzerine birlikte kafa yorarak, çözüm üreterek ve sonuç alarak ortak bir yaşam biçimini birlikte kurabiliriz.


Bugün, Porto Allegre’den başlayarak, bütün kıtaları saran Katılımcı Bütçe deneyimi, gelişmiş ve az gelişmiş bütün dünya kentlerinde, beş bin kenti aşan örnekleriyle, yereldeki kent hakkı mücadelesinin, katılım dayanışmasının nasıl doğrudan demokrasiye dönüşeceğinin en açık en somut ve en hakiki deneyimi olmuştur.

Şişli’de başlayan, Şişli Belediyesi ve Şişli Kent Konseyi’nin öncülük ettiği mahalle ve aktif yurttaş tabanlı Katılımcı Bütçe-Benim Bütçem deneyimi, Türkiye’de yaşanacak Doğrudan Demokrasi sürecinin önemli bir başlangıcı olmuştur. Yönetim piramidini tersine çevirmeye ilk adımları Şişli’den atılmaya başlandı.

Gönen Orhan

gonen@gonenorhan.com

[1] Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, Adam Yayınları, Kasım 2002, s 47 [2] Robert J. Braidwood, Tarih Öncesi İnsan, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1995, s. 263,264 [3] Robert J. Braidwood, Tarih Öncesi İnsan, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1995,s. 1 [4] Gordon Child, Tarihte Neler Oldu, Alan Yayıncılık, İstanbul 1990, s. 22 [5] Yuval Noah Hariri, Hayvanlardan Tanrılara SAPIENS, Kolektif Kitap, Haziran 2016, s. 131 [6] Jared Diamond, TÜFEK, MİKROP ve ÇELİK, Pegasus Yayınları, İstanbul, Nisan 2018, Önsöz Xİİ [7] Yuval Noah Hariri, Hayvanlardan Tanrılara SAPIENS, Kolektif Kitap, Haziran 2016, syf. 65 [8] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, 1 İlk Çağ, Say Yayınları, Nisan 1984, s.18 [9] Alaêddin Şenel, “İlkel Topluluktan Uygar Topluma” [10] Alaêddin Şenel, age s. 4 [11] Age, s 89 [12] Aktaran A.Şenel , s 173 [13]Gordon Child, age, s. 73 [14] Alaêddin Şenel, age s. 84 [15] Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, Adam Yayınları, Nisan 2005, s.34 [16] Gordon Child, age, s. 110 [17] Age, s. 110-111 [18] Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, Adam Yayınları, Nisan 2005, s.277 [19] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, 1.cilt, İlk Çağ: Doğu, Yunan, Roma, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 6. Basım, Aralık 2020, s.283 [20] age, s.255 [21] Bu sürecin okuması olarak Servet Tanilli’nin “ Yüzyılların Gerçeği ve Mirası” serisinin 3. Cildi okunabilir. [22] Leviathan ya da Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Gücü, yaygın olarak Leviathan olarak bilinir, Thomas Hobbes (1588-1679) tarafından yazılmış ve 1651'de yayınlanan (revize edilmiş Latince baskısı 1668) bir kitaptır. Kitabın adı Kitâb-ı Mukaddes'te geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur. Eser, toplumun ve meşru hükümetin yapısıyla ilgilidir ve Toplumsal Sözleşme Teorisinin en eski ve en etkili örneklerinden biri olarak görülür. [23] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, 4.cilt, 18.Yüzyıl: Aydınlanma ve Devrim, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Basım, Şubat 2020, s.66 [24] Dimitrios Roussopoulos, Katılımcı Demokrasi, Sümer Yayıncılık, Eylül 2019, s.275 [25] https://stringfixer.com/tr/Port_Huron_Statement ( Erişim Tarihi: 16 Ocak 2022 ) [26] Dimitrios Roussopoulos, C. George Benello, Katılımcı Demokrasi, Sümer Yayıncılık, Eylül 2019, s.15 [27] Age. S.17 [28] Murray Bookchin, Kentsiz Kentleşme, çev. Burak Özyalçın, İstanbul 2014, Sümer Yayıncılık, s. 70. [29] Şişli Katılımcı Bütçe-Benim Bütçem uygulamasında, LGBTİ’li komşular DOĞAL ÜYE kotasından kadın ve erkek olarak seçilen sözcülere eklemlenmiştir. [30] Kürşat Bumin, . Demokrasi Arayışında Kent, İstanbul 1990 , Ayrıntı Yayınları.

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page