Son yılların moda deyimi “yönetişim”. Siyaset Biliminden toplumbilime, halkla ilişkilerden yerel yönetimlere, kültürden spora neredeyse her alanda daha demokratik yönetim için geçer akçe olarak telaffuz ediliyor. Muadili olarak ilişkilendirilen “katılım” ise demokratik yönetimlerin başka bir aracı olarak lanse ediliyor. Öyle mi?
Nereden çıktı “yönetişim” sözcüğü?
Yönetişim kavramı özellikle 1990’lı yıllardan sonra kamu yönetimi literatürüne girmiş ve uluslararası örgütler Birleşmiş Milletler( UN ), Dünya Bankası (WB ), Uluslararası Para Fonu ( IMF) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD ) tarafından yayımlanan raporlarda sıkça kullanımından sonra akademik araştırma ve tartışmaların odak noktalarından biri olmuştur. …Bugünkü anlamda ilk kez 1989 yılında Dünya Bankası tarafından Afrika’nın kalkınmasına ilişkin bir raporda kullanılmıştır.[1]
Dünya Bankasını, İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD ) ve Birleşmiş Milletler izlemiştir. Nitekim BM’nin UNDP programı olarak, 1992 Rio’da Habitat zirvesinde karar altına aldığı Yerel Gündem 21 uygulaması dünyada, 1996 yılında İstanbul’da yapılan Habitat toplantısı ise Türkiye’de yönetişim kavram ve mekanizmalarının uygulanması açısından hızlandırıcı olmuştur.
“Yönetişim” kavramı hangi ihtiyaçtan kaynaklandı?
1970’lerin sonlarında Anglo-Sakson coğrafyalarda saldırgan bir iktidar pratiği sergileyen yeni-sağcılık, 1989’da Sovyet Blok’unun çökmesinin ardından dünya çapında yeni bir düzenin inşasına yöneldi. Tasfiyecilik yerini yeniden inşaya, dışlayıcı saldırganlık yerini içerici düzenlemelere bıraktı. Kapitalist sermaye birikiminin yayılmacı evresine koşut gelişen bu yönelim, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) önderliğinde yol aldı ve hızla genelleşti. İçerici düzenlemelerin yönetim biçimi konusundaki farklı adlandırmaların rekabeti uzun sürmedi; “demokratikleşme”, “küçük devlet”, “piyasa dostu devlet” gibi kavramsallaştırmaların arasından sıyrılan bir kavram etrafında büyük bir oydaşma gerçekleşti. Bu kavram dilimize “yönetişim” şeklinde tercüme edilen governance’dir.[2]
Kapitalist ve Sosyalist bloklar arasında Soğuk Savaşın yarattığı gerilim, Sosyalist Sistemin çökmesi ile sonuçlanınca, ABD ‘de Reagan ile İngiltere’de Margaret Thatcher’in temellerini attığı neo- liberalizm, “yönetebilmek” için yeni yönetim ideolojisi inşasına girişti. Stalin sosyalizmi ile doruğuna ulaşan tek adamlı devlet sosyalizmlerinin yönetim anlayışına karşı, kapitalist sistem içerisinde “küçülen devlet”, “birey olma”, “fikrini söyleme”, “özgürlük” gibi sözcüklerle sembolleşen yeni bir ideolojik örüntü oluşturuldu.
Yönetişim kavramı, klasik yönetim yapılarınca tek taraflı olarak belirlenen ilişkiler yerine çok aktörlü ve etkileşimli ilişkileri içeren ve birlikte yönetme, birlikte düzenleme ve kamu-özel sektör ortaklığı felsefesine dayalı bir yönetim sürecidir.[3]
Burada sorulması gereken, “birlikte yönetim” yaklaşımında, “taraflar” olarak yorumlayacağımız, Byung-Chul Han ifadesi ile, ‘yöneten ( ego ), ‘yönetilen ‘ ( alter ) ikilisinde irade ortak mı yoksa kurulan toplumsal ilişkilere rağmen sonsöz yönetimde mi?[4] “Yönetişim” sözcüğünün gelip dayandığı realite, ego-alter ikileminde dikey olan yönetim piramidinin değişip değişmediğidir veya değişime yatkın olup olmadığıdır.
Siyasal sistemlerin yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası yeniden devamını sağlayacak, sistem itirazları ve muhalefeti sistem içerisinde tutacak bir misyona büründü yönetişim sözcüğü. Sınıfsal olarak yöneten ile yönetilen arasındaki uzlaşmaz karşıtlık, “birlikte yönetim” yaklaşımı ile bireyi yönetime çekme iddiası ile ve de toplumdaki bilimum sivil örgütlenmeler olan vakıf, dernek, kooperatif, sendikaları da çembere katarak sınıfsal karşıtlığı eritme rolünde bir hedef gözetilmiştir. Yani yine de yönetmek için daha kapsayıcı bir sözcük aranıyordu; ve “yönetişim” böylece arz-ı endam etti. Yani yönetişim adı verilen uygulamalarla, ne temsili demokrasinin seçilen siyasi elitlerle yabancılaşması kırılabildi, ne de hiyerarşik olan dikey yönetim piramidi değişebildi.
Yönetişim yaklaşımı ile “Birlikte Yönetim” denilerek, yönetim piramidinin yukarıdan aşağıya biçimlenişi, sivil toplum ve birey katkısı iş birliği ile neo liberal desenli renkli bir elbise kuşanmaktadır. Modern ve çağdaş olarak sunulan bu post liberal elbisenin altındaki kapitalist devlet biçimleri değişmeden, iktidar meşruluğunu artırarak yönetmeye devam ediyor. Yani “Yönetişim” kavramı ile, yönetim piramidinin katmanları olan başkan, meclis, bürokrasi, STK’ lar ve vatandaş arasına sarsıntı gideren yalıtıcı kauçuklar koyarak, itiraz, ayaklanma ve devrim depremlerinin önüne geçilmesi hedeflenmiştir.
Bu çerçevede, özelleştirme, ademi merkezileşme, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, kamu yönetiminin şirket gibi yönetilmesi, düzenleme, denetim gibi değişimler de siyasa alanına ait olarak kabul edilmektedir. Bu noktada, yönetişim modelinin devlet aygıtından tasfiye ettiği ve yeniden kurduğu ya da geliştirdiği yapılara bakılabilir. Örneğin, ademi merkezileşme, özelleştirme, piyasalaştırma politikaları, devlet yapısında tasfiye edilenleri ve tasfiye sürecini betimler. Buna karşın düzenleyici politikalar, yönetişimin yeni kurallarını ve kurulmakta olanı anlatır.[5]
Daha iyi bir yönetsel sistemin kurulması, çıkarlara dayalı iç veya sınıf çatışmalarının önceden nötralize edilmesi, bireyin siyasal sistemin “etkin” parçası olabilmesinin yöntemidir yönetişim. Mutlak karşıtlık yerine uyumlu birliktelik devlet yönetiminin barışçıl çözümüdür.
Oysa katılım, fikrini sorma, istişare etme, danışma vb. iletişim kanalları ile yönetimin perçinlenerek takviye edilmesi anlayışından farklı olarak esasında ve sonuçları itibari ile iktidarın paylaşılmasını amaçlar.
Nedir katılım?
Basitçe, gerek merkezi idarede gerekse yerel yönetimlerde en tepedeki “başkan” ların tek adamcılık oynamasının önüne geçmek istiyorsak, “en alttakiler” ile “en tepedekiler” in yerini değiştirecek, yani yönetim piramidini alt üst edecek araçların toplam adıdır katılım. Seçimden seçime oy atıp kenara çekilen vatandaş yerine, günlük yaşam gerçekliğini her alanda kent hakkı olarak arayan aktif vatandaşın sesi, sözü ve kararı irade olarak yönetime yansıyor mu? Bir anlamda iktidar aygıtının sorumluluğu yönetim ve aktif vatandaş arasında paylaşılıyor mu? Yönetimin şeffaflığı, mali, hukuki ve idari olarak denetlenmesi, hesap sorulması, hatta bir adım daha ileri gidilerek seçilenlerin geri çağrılması veya yönetim rotasyonları mümkün mü?
( Bu satırların yazıldığı 8-11-2022 tarihinde, halk oyuyla seçilmiş Frankfurt Belediye Başkanı
Peter Feldmann, hakkındaki yolsuzluk davaları sebebiyle referandumla görevden alındı. )
Katılım, doğrudan demokrasinin bir aracı olarak gerek merkezi gerekse yerel yönetimlerde, yönetim erkinin sorumluğunun paylaşılması, yönetim adına alınan karalarda yönetilenlerin iradesinin seçimler beklenmeksizin iktidara yansımasıdır. Katılım mekanizmalarında seçmen, tribündeki pasif seyirci değil, sahadaki aktif oyunculardan biri olarak oyun içerisindeki belirleyicilerdendir.
Ne değildir katılım?
Salt bir araya gelmek, kalabalık oluşturmak, katışmak, dahil olmak, toplanmak veya çevrimiçi olmak değildir katılım. Yönetim ile vatandaş arasında, halkla ilişkiler yöntemleri kullanarak fikir sorma, proje oylama, vatandaş toplantıları yapma vb. uygulamalar yönetim örgütlenmesinin dikey örgütlenmesini değiştirmeden güçlü iletişim yaratabilir, lakin yönetim erkinin sorumluluğunu paylaşmaz. Bu yöntemler sistemi tahkim ederek “itiraz”ın ortadan kalkmadan sistem içerisine çekilmesini sağlar.
Her şeyden önce “ katılım” ihtiyacı nereden doğmuştur?
“katılımcı demokrasinin ortaya çıkışını, “temsili demokrasi” modelinde aramak gerekir. Genel olarak bakıldığında katılımcı demokrasinin ortaya çıkması, bu modelin eksiklik ve demokratik ihtiyaçlara cevap verememesinden kaynaklanmaktadır.”[6]
Diyebiliriz ki, “Genel Oyla” biçimlenen Temsili Demokrasi, sistematik olarak seçim ve sandık ikilisinin aracılığı ile sistemi yönetebilme örgüsünün içine girerek bir anlamda adına istikrar denilen toplumsal mutabakatı, Aydınlanma Filozoflarının deyimi ile Toplumsal Sözleşmeyi sağlamış oluyordu. Genel Oy, diğer bir anlamda din ve dünya iktidarlarının egemenlikleri ve sorgusuz yönetimlerine karşı, bireysel hak ve özgürlüklerin, daha çok da siyasal partiler aracılığı ile ayaklanmaksızın kullanımını ifade etmeye başladı. Hükümetler veya genel olarak yürütmenin değişimindeki en önemli barutsuz ve ateşsiz silah olarak demokrasi tarihindeki yerini aldı. Şüphesiz bu yer alış, John Locke’nin, “Doğal Haklar Felsefesi”, yani özgürlüğün doğuştan itibaren bir hak olduğu bilinci ile, vatandaşların var olma, yaşam ve özgürlük haklarını unutan veya ihlal eden yöneticilere karşı genel oy dışındaki itiraz, protesto, ayaklanma hakkını ortadan kaldırmıyordu. Üç yüzyılın sonunda Genel Oy ile biçimlenen Temsili Demokrasi artık yetmemeye başladı. İktidar aracı olarak partiler toplumu kapsamamaya, seçimle gelen temsilciler seçilmiş elitlere dönüşmeye, yasama ve yürütmeler Genel Oy’un periyodik olarak dört- beş yılda veya gerekli görüldüğü durumlarda demokrasinin sıradan bir uygulaması haline gelmeye başladı. Oy kullanıyoruz, seçiyoruz, meclisi oluşturuyor, hükümetleri kuruyoruz ve sonunda iradeyi seçtiğimiz vekil-yöneticilere havale ederek, vatandaş uykusuna yatıyoruz. Temsili Demokrasi gerçeği bu. İşte “katılım” iradesinin toplumsal dayanağı da artık tıkanan temsili demokrasi. Bu tıkanıklığı aşmak, tıpkı Genel Oy’un tarih sahnesine çıkışında olduğu gibi yeniden ve yeni bir kapsayıcılık gerekiyor. Doğrudan Demokrasi ve Katılım bu ihtiyacın, aktif vatandaşın irade olarak iktidar içinde olmasının yeni yoludur.
Katılımı, merkezi veya yerel iktidar ile vatandaş veya aktif yurttaş arasında ayırt edici ve bağlayıcı üst formunu nasıl ifade edebiliriz? Ego ve Alter arasındaki ilişki, yönetimi takviye edici ve adına iyi yönetişim denilen bir halkla ilişkiler faaliyeti mi yoksa aktif yurttaşın iktidar sorumluluğunu alacağı, iktidarı paylaştığı ve bir anlamda iktidarın aktif yurttaşa inerek iktidarsızlaştığı ( ! ) bir hiyerarşiyi reddeden ortak akıl mı? Aktif yurttaş, yurttaşlık okulunda eğitim görüp mezun olarak yurttaşlık yeterliliği alan birey değildir.
“…bizler gündelik hayatta, komşular, arkadaşlar, yoldaşlar veya aile fertleri arasındaki ilişkilerin sendikadaki, partideki ve hatta devletin kendi içindeki ilişkiler kadar önemli olduğunu anlamak istemiyoruz. Yaygın düşünceye göre örgütlenme kurumsallaşma olarak anlaşılmaktadır ve bu nedenle de, hiyerarşik ve açıkça tanımlanabilir olarak düşünülmektedir.” [7]
Anahtar başlık olarak iktidarın paylaşılması, doğrudan demokrasi yolunu açıyorsa katılımdan bahsedebiliriz. Bunun için, siyaset felsefesinin iktidar, parti , yönetim vb. dikey örgütlenmeleri dışında ortak payda diye adlandırılabilecek, her biri farklı aktif yurttaşlardan oluşan eşitlerin birliği ve onun özel ve kamu dışındaki müşterek iradesinden ( yine siyaset felsefesi diliyle ) yönetiminden bahsedebiliriz.
Şüphesiz bu anlatımın dünkü adı ütopya iken bugünden yarına, temsili demokrasinin sıkışmışlığını aşan adına doğrudan demokrasi örnekleri diyebileceğimiz yerel demokrasi örnekleri bizi ütopyanın bugünkü gerçekliğine taşır.
Örneğin, merkezi veya yerel yönetim bütçesi klasik olarak, yönetimlerin masa başında kendi uzmanlık iradeleri ile tasarlayarak “mış” gibi tartışma yapıp hayata geçirdikleri bir belge iken, doğrudan demokrasinin araçlarından biri olarak Katılımcı Bütçe mahallede veya kentte yaşayan vatandaşların, kendilerinin tartışıp alacağı kararlarla vatandaş iradesinin yansıyabileceği etkin kılınabilecek araçlardan biridir. Katılımcı Bütçe, Mahalle Meclisleri, Mahalle Bütçe Komitesi, Kent Bütçe Konseyi, Kent Konseyi, Geri Çağırma, Referandum, Rotasyon gibi araçlarla gündeme gelebilecek olan katılım, yönetime en etkin ortak olma, denetleme ve hesap sorma örgütlenmeleri ile temsili demokrasiden farkını ortaya koyarak doğrudan demokrasinin gerçekleşme sürecine katkı koyar.
Bu yazının sınırlılıkları içinde özetle, içinde yaşadığımız otokratik tek adam yönetim-lerinin temsili demokrasi kanalından beslenerek bugüne geldiğini düşünürsek, parlamenter rejim olarak nitelendirilen kuvvetler ayrılığının kendi içinden hiyerarşiyi takviye eden ve yetkiyi tek elde toplayan sürecin kendisini sorgulamamız gerekir. Temsili demokrasinin seçilmiş elitlere yüklediği delege etmenin doğurduğu yabancılaşmanın önüne geçmek, erk olarak tanımlanan siyasal iktidar yerine önce hibrid geçiş olarak doğrudan demokrasiye sonra da uzman siyasetçi yerine çokluk olan aktif vatandaş topluluğunu ve onun iradesini koyabilecek örgütlenmelerin peşinde koşmalıyız diye düşünüyorum.
Gönen Orhan
[1] Mehmet Zahid SOBACI, YÖNETİŞİM KAVRAMI VE TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİĞİ ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER, Yönetim Bilimleri Dergisi (5: 1) 2007 [2] Sonay Bayramoğlu, Yönetişim Zihniyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 4. Baskı, s.27 [3] M.Z. Sobacı, age [4] Byung-Chul Han, İktidar Nedir?, İnsan Yayınları, Eylül 2020, s.9,10,11 [5] Bayramoğlu, age, s 33 [6] Dr. Mustafa Kocaoğlu, Yerel Yönetimlerde Katılım ve Kültür, Çizgi Yayınları, Konya, Mayıs 2015, s 26 [7] Raul Zibechhi, İktidarı Dağıtmak, Otonom Yayınları, İstanbul 2015, s.47
Comments